Yıllar
evvel okudum Marquez’in Kolera Günlerinde Aşk’ını.
Zaten
aşkı da edebiyattan öğrenmiştim. Ordaki zorluk, imkansızlık, yokuş bana hep “işte
olması gereken gerçek aşk” dedirmişti.
Belki
aşk sadece edebiyata yakışıyordur... Zira yüreğimi en derinden kıranı bile
affetmenin yolunu aramam hep bundan.
Ne
zaman gerçek aşktan söz etsem eş dost bana hep engel çıkarır. “Hadi canım bu
kadar aptal olamazsın” derler. “Hiç mi akıllanmadın?”
Sonra
yine edebiyata sığınırım.
Marquez’le
yolumuz ilk defa Kolera Günlerinde Aşk’la kesişmişti. Sonra da bir daha
ayrılmadı. Nerden bilebilirdim büyüdüğümde gerçek aşk uğruna elli iki sene
bekleyebilecek potansiyelde olduğumu ve dahası büyüdüğümde Marquez gibi bir
yazar olmak isteyeceğimi.
“Keşke”
derdim, “keşke bütün dünya sadece okusa...”
Bir
akşam iş çıkışı babamlara gittim. Annem bir davete gitmişti. Babam şapşahane
yemek hazırladı, başbaşa yedik.
Babam
da romantizmi sevmez, benim gibi duygusal böcektir. O an başbaşa yemek yiyoruz
filan neredeyse romantik bir ortam var. Televizyon açık, haberleri izliyor bir
yandan.
Derken
haber sonunda ünlü yazar Marquez’in Kolera Günlerinde Aşk adlı romanının beyaz
perdeye uyarlandığını işittim. Çok heyecanlandım. O akşam da galası vardı.
Hemen
babama dönüp “Hadi yemeği bırakıp sinemaya gidelim- başbaşa!” dedim.
“Otuz
yıldır gitmiyorum sinemaya” dedi. Aslında abartıyor da neyse komik adam, benden
önce hazırlanmıştı bile.
Koşa
koşa çıktık evden.
Bir
kaç ay önce annemle sinemaya gitmiştik. Çok komik bir film izledik. Eve döndüğümüzde
hala gülüyorduk ve Balık babam biraz kıskanmıştı.
Hazır
annem de yokken bir taşla iki kuş vurayım dedim. Hem babamla vakit geçireceğiz
hem de en sevdiğim kitabın filmini izleyeceğiz.
Filme
girene kadar çok eğlendik. Ben kitaptaki kahramanın aşk karşısındaki duygusal
ve sersem gelgitlerini anlattım, babam okumamış olduğu için içerledi.
Sinema
salonuna geldiğimizde biletçi kız “Öğrenci var mı?” diye sordu. Babamla
birbirimize bakıp kikirkedik. “Var. Ben öğrenciyim babam da öğretmen”
Yaramazlık
yapma fırsatı yakalamışsak hiç ertelemeyiz.
Babam
girişti “Benim öğrencilerim hep bu sinemaya gelirler. Haftada bir defa onlara
ödev olarak veririm ehuhe”
Biletçi
kız yememiş olabilir ama o da çok eğlendi. Bize iki tane öğrenci indirimli
bilet verdi. İçeri girerken bir de Starbuck’s’tan iki büyük kağıt bardak alıp
içine şarap doldurduk. Keyfimize diyecek yok, her şey çok güzel.
Salonda
bizimle beraber toplam 6 kişi vardı. En ortaya oturduk. Film başladı.
İlk
sahnesinden sonra benim elim ayağım buz kesti. Bir terslik vardı. Bardem
hayalimdeki gibiydi ve gelgit yerine seks yapıyordu!
Kitapta
adam gerçek aşkı uğruna kimseye gönül bağlamıyor ve birlikte olduğu 522 kadına
hürmetinden isimlerini deftere kaydediyor.
Filmde
ise adam tam olarak 522 kadınla seks yapıyor!
Babam
da ben de neye uğradığımızı şaşırdık. Her sevişme sahnesinde yere bir şey
düşürüp arıyormuş gibi yapmaktan gına geldi. Çünkü altı kişinin olduğu bir
sinema salonunda filmden kopman için fazla bahanen olmuyor.
Yere
bir şey düşürüyorum, sonra onu arıyorum, ben ararken babam da o rezil sahnelere
bakmamak için benimle yerlerde sürünüyor, telefonuma bakıyorum kimse aramıyor,
babam arkaya dönüyor- sanki tanıdık birine bakıyor- ter basıyor, magmaya
iniyoruz.
Film
bildiğin porno çıktı!
İlk
yarısına gelmeden elimizdeki bütün bahaneler tükenince ben yönetmenlere babam
da bana küfür ediyordu.
O
kadar kızdı ki çıkıp gitmesiyle salonda beş kişi kaldık.
Sonraki
üç ay boyunca benimle konuşmadı.
Geçen
hafta Marquez’in vefat ettiğini öğrendiğimde yine babam yanımdaydı. Tam rezil
olduğum filmi hatırlatacaktım ki babam kalkıp kütüphanesinden Yüzyıllık
Yalnızlık’ı getirdi. Ardından da bana küsmesini kahkahalarla anlattı.
Marquez’i
tanıştırdığım için teşekkür etti ve bir otuz sene daha benimle sinemaya
gitmeyeceğini salık verdi.
Sonar Haber Gazetesi
22 Nisan 2014
