January 02, 2015

Merak Ediyorum

Kadıköy'de, sarı ışıklı bir meyhanede oturuyoruz… Belki de pastanedir, detayları anımsamıyorum. Içinde merak geçen bir şarkı çalıyor onu hiç unutmuyorum. Benden sonra” diyor “kim olacaksın, merak ediyorum”

Kadıköy'de oturduğumuz o sarı ışıklı meyhane kim bilir kapanmıştır şimdi. Ama ben ondan öncesini anımsamıyorum. Sonrasını da… Ve o şarkının kaderimizi bilmesine hala şaşıyorum.

O iskemlede oturduğum halimin fotoğrafını çekiyorum zihnimde. Sonra aradan geçen zamanlarda nasıl değiştiğimin. “şimdi” diyorum “o iskemlede otursam beni tanır mıydın?”

Dilime dolanıyor aynı şarkı. Her defasında hayretle dinliyorum.

Tam karşımda oturup bana şarkıyı neşeyle söylüyorsun. Sadece dudakların var kafamda. Sanki ondan öncesi hiç olmamış. Sonrası da…

Dostça elimi tuttuğun tek bir anımız var. O da uykumda. Onun dışında hakkında hiç bir şey bilmiyorum. Sanki sana gelen bütün yollara demir kapılar örtülmüş. Üzeri paslı, üzeri tozlu.

Oysa ben de merak ediyorum kim olduğunu. Neye dönüştüğünü. Nasıl sevdiğini. Değip değmediğini.


Bilmek istiyorum. O şarkıyı sen de dinliyor musun?

May 27, 2014

Festival Gibisin Katılmak İstiyorum


Hayır ben yaşlandığım için değil. Botoks desen hiç değil. Sadece şehirde gidilecek yer olmadığından kovalamıyorum. Yoksa biz de biliriz sekiz dokuz saat aralıksız zıplamayı.

Eskiden şahane müzik partileri olur bütün kurtlarımızı dökerdik. Ne var ki sonunda hep garip şeyler de olurdu.

Ben olayı çözdüm, şehirdeyken yılda üç defa birilerinin doğum günü hasebiyle sokağa çıkıyorum. Genelde eğleniyorum çünkü dünyanın en eğlenceli insanıyım.

Bu üç defa dışında çok dolarsam ucuzbilet nokta com’dan aynen yurt dışına çıkıp orada cozutuyorum.

Kendimle uyumsuz olan şehir eğlencelerinin içinde kaçırmaktan hoşlanmadığım tek bir şey kaldı. Chillout Festival! Allah onlardan razı olsun. Sayesinde müziğe doyuyoruz.

Geçtiğimiz hafta sonu yine vardı. Life Park’ta oldu ki Life Park ne şahane yermiş, bu bir.

Müzik sistemi en pahalısındandı, bu iki.

Festivale iştirak eden DJ’ler ve performans sanatçıları insanın gözünden yaş getirtecek kadar iyiydi, bu üç.

Organizasyon kimsenin arabayla gitmesine gerek bırakmayacak şekildeydi, bu dört.

Metrodan indikten sonra birbirinden seçmece Game Of Thrones kılıklı abiler sana shuttle’lara kadar eşlik ediyor, mal mal kaybolmaman için zevkle çalışıyordu, bu beş.

Herkes de yüksek voltaj pozitif bir enerji.

İçeri girer girmez cool’luktan ölen organizasyonun enerjisi seni de sarıyordu, bu altı.

Katılımcılar bildiğin güzel insanlardı, bu yedi.

Dans ederken kimse sana gelip çarpmıyordu, bira kuyruğunda asırlarca beklemen gerekmiyordu, orman, doğa ve mutluluk içine işliyor, aptal aptal gülümsemekten geri duramıyorsun.

Ne oldu saymayı unuttum, on mu oldu?

Say say bitmez ki...

Büyük organizasyonlarda WC sorunu olur bilirsin ama bu defa olmadı zira her yer orman, gelişine vur dermişim. Yok yahu adam gibi her yere WC kurarsan sorun olmuyormuş.

Müzik yavaşladı gibi mi? Sahneyi değiştir ki dört tane ayrı sahne mevcuttu.

On iki bin insan geldi organizasyona. Bir kişinin burnu kanamadı. Bir kişi ormanda kaybolmadı. Bir kişi kusup yerlere yapışmadı. Bir kişi kavga çıkarmadı. Bir kişinin çantası çalınmadı.

Tööbeestağfirullah böyle organizasyon mu olur?

Valla Can Tanca varsa olur.

Chillout Festival dokuzuncu senesini tamamladı. Her sene daha iyi oldu. Ne var ki bu sene gördüklerimden sonra acaba seneye daha iyi ne olacak, ne kaldı diye merak ettik.

Dediler ki bir gün değil üç gün yapacağız.

Tamam şimdi oldu. Keza biz öyle mutlu olduk ki kaç gün geçti hala üzerimizde o tatlı gülümseme.

Darısı başına bacımafedersin.

April 21, 2014

Ben, Marquez ve Babam

Yıllar evvel okudum Marquez’in Kolera Günlerinde Aşk’ını.

Zaten aşkı da edebiyattan öğrenmiştim. Ordaki zorluk, imkansızlık, yokuş bana hep “işte olması gereken gerçek aşk” dedirmişti.

Belki aşk sadece edebiyata yakışıyordur... Zira yüreğimi en derinden kıranı bile affetmenin yolunu aramam hep bundan.

Ne zaman gerçek aşktan söz etsem eş dost bana hep engel çıkarır. “Hadi canım bu kadar aptal olamazsın” derler. “Hiç mi akıllanmadın?”

Sonra yine edebiyata sığınırım.

Marquez’le yolumuz ilk defa Kolera Günlerinde Aşk’la kesişmişti. Sonra da bir daha ayrılmadı. Nerden bilebilirdim büyüdüğümde gerçek aşk uğruna elli iki sene bekleyebilecek potansiyelde olduğumu ve dahası büyüdüğümde Marquez gibi bir yazar olmak isteyeceğimi.

“Keşke” derdim, “keşke bütün dünya sadece okusa...”

Bir akşam iş çıkışı babamlara gittim. Annem bir davete gitmişti. Babam şapşahane yemek hazırladı, başbaşa yedik.

Babam da romantizmi sevmez, benim gibi duygusal böcektir. O an başbaşa yemek yiyoruz filan neredeyse romantik bir ortam var. Televizyon açık, haberleri izliyor bir yandan.

Derken haber sonunda ünlü yazar Marquez’in Kolera Günlerinde Aşk adlı romanının beyaz perdeye uyarlandığını işittim. Çok heyecanlandım. O akşam da galası vardı.

Hemen babama dönüp “Hadi yemeği bırakıp sinemaya gidelim- başbaşa!” dedim.

“Otuz yıldır gitmiyorum sinemaya” dedi. Aslında abartıyor da neyse komik adam, benden önce hazırlanmıştı bile.

Koşa koşa çıktık evden.

Bir kaç ay önce annemle sinemaya gitmiştik. Çok komik bir film izledik. Eve döndüğümüzde hala gülüyorduk ve Balık babam biraz kıskanmıştı.

Hazır annem de yokken bir taşla iki kuş vurayım dedim. Hem babamla vakit geçireceğiz hem de en sevdiğim kitabın filmini izleyeceğiz.


Filme girene kadar çok eğlendik. Ben kitaptaki kahramanın aşk karşısındaki duygusal ve sersem gelgitlerini anlattım, babam okumamış olduğu için içerledi.

Sinema salonuna geldiğimizde biletçi kız “Öğrenci var mı?” diye sordu. Babamla birbirimize bakıp kikirkedik. “Var. Ben öğrenciyim babam da öğretmen”

Yaramazlık yapma fırsatı yakalamışsak hiç ertelemeyiz.

Babam girişti “Benim öğrencilerim hep bu sinemaya gelirler. Haftada bir defa onlara ödev olarak veririm ehuhe”

Biletçi kız yememiş olabilir ama o da çok eğlendi. Bize iki tane öğrenci indirimli bilet verdi. İçeri girerken bir de Starbuck’s’tan iki büyük kağıt bardak alıp içine şarap doldurduk. Keyfimize diyecek yok, her şey çok güzel.

Salonda bizimle beraber toplam 6 kişi vardı. En ortaya oturduk. Film başladı.

İlk sahnesinden sonra benim elim ayağım buz kesti. Bir terslik vardı. Bardem hayalimdeki gibiydi ve gelgit yerine seks yapıyordu!

Kitapta adam gerçek aşkı uğruna kimseye gönül bağlamıyor ve birlikte olduğu 522 kadına hürmetinden isimlerini deftere kaydediyor.

Filmde ise adam tam olarak 522 kadınla seks yapıyor!

Babam da ben de neye uğradığımızı şaşırdık. Her sevişme sahnesinde yere bir şey düşürüp arıyormuş gibi yapmaktan gına geldi. Çünkü altı kişinin olduğu bir sinema salonunda filmden kopman için fazla bahanen olmuyor.

Yere bir şey düşürüyorum, sonra onu arıyorum, ben ararken babam da o rezil sahnelere bakmamak için benimle yerlerde sürünüyor, telefonuma bakıyorum kimse aramıyor, babam arkaya dönüyor- sanki tanıdık birine bakıyor- ter basıyor, magmaya iniyoruz.

Film bildiğin porno çıktı!

İlk yarısına gelmeden elimizdeki bütün bahaneler tükenince ben yönetmenlere babam da bana küfür ediyordu.

O kadar kızdı ki çıkıp gitmesiyle salonda beş kişi kaldık.

Sonraki üç ay boyunca benimle konuşmadı.

Geçen hafta Marquez’in vefat ettiğini öğrendiğimde yine babam yanımdaydı. Tam rezil olduğum filmi hatırlatacaktım ki babam kalkıp kütüphanesinden Yüzyıllık Yalnızlık’ı getirdi. Ardından da bana küsmesini kahkahalarla anlattı.


Marquez’i tanıştırdığım için teşekkür etti ve bir otuz sene daha benimle sinemaya gitmeyeceğini salık verdi.

Sonar Haber Gazetesi
22 Nisan 2014

January 13, 2013

Eşekli Kütüphaneci


Eşekli Kütüphaneci olarak bilinen Mustafa Güzelgöz’ü yazmak istiyorum. Kulaklarıma Bach’ın yalnızlık sonatları çalınıyor. Derinlerimde bir yerler aydınlanırken, gözyaşlarımı tutmaktan yoruluyorum. Her şeyden önce kitaplara olan tutkumdan Güzelgöz’ün ellerini yakalıyorum. Sonra elindeki imkânlarla insanlığa açtığı patikalardan geçiyorum.

İçim sızlıyor.
Cehaletin kol gezdiği her coğrafya için içim sızlıyor.

Mustafa Güzelgöz 1940’lı yıllarda memleketi Nevşehir’in Ürgüp ilçesine gelir. Henüz 23 yaşındadır. Mustafa Vefa Sporun kalecisidir o tarihlerde. Ürgüp’e geldiğinde köylü çocuklara futbol öğreten bu Vefa’lı Kaleciyi kaymakam izler. Ona Ürgüp’te kalıp çocuklara futbol öğretmesini teklif eder. Tabii adamın yaşaması için para da gereklidir. Kaymakam ona kütüphanede bir memurluk ayarlar.

Mustafa kütüphaneye ilk girdiğinde Cumhuriyet dönemi öncesi dille yazılmış olan kitapların artık gerekmediği için kaldırıldığı depoya girer. Rutubetli kitapları dışarı çıkarır ve güneşte kurutur. Rafların tozlarını temizler. Kitapları yerleştirir. Ne var ki kimse kütüphaneye gelmez.

Zaman içerisinde Mustafa eşeği Yüksel’le beraber tozlu kitapları köylünün ayağına taşımaya başlar. Kütüphaneyi sadece haftada iki gün açık tutmaktadır artık. Köylü çocuklara Balzac’ı verirken kitapları yıpratmamalarını, başka çocukların da okuyacağını tembihler. Her on beş günde bir kitapları toplar ve başka çocuklara taşımaya devam eder.

Mustafa Güzelgöz’ü tarihe geçiren olay ise kadınların da kütüphaneye girmesi için bulduğu yoldur. O tarihteki en büyük iki dikiş makinesi markasına mektup yazar. Kütüphane için onlardan dikiş makinesi ister. Bunun karşılığında ise kütüphanenin kapısına dikiş makinelerinin tabelalarını asacaktır. Singer ve Zenith adlı dikiş makinesi markaları kütüphaneye on tane makine yollar.  Artık Salı günleri “kadınlar günüdür”

Bunu duyan köylü kadınlar kumaş parçalarını kaptıkları gibi kütüphaneye dikiş dikmeye koşarlar. Makineler yetmez. Kapıda kuyruklar oluşur. Kadınlar bu kuyruklarda beklerken okusunlar diye Mustafa onlara kitaplar verir.

Bu iş 1972 yılına kadar devam eder. Sonunda valilik memuriyet haklarını şahsi çıkarları için kullanıyor diyerek kendisine dava açar. Ankara’dan gönderilen müfettişler Mustafa’yı hatalı bulur. Hakkında yazılan raporlar sonucunda Mustafa Güzelgöz zorla emekli ettirilir.


1963 yılında Mustafa Güzelgöz’e “Amerikan Barış Gönüllüleri Derneği’nin İnsanlığa Hizmet Ödülü” verilmiştir.

Sunay Akın’ın dediği gibi “Mustafa Güzelgöz aydınlanma tarihinin en büyük kurtarışlarından birini yapmıştır.”

Beni ağlatırken güldürmeyi başardığın için teşekkürler Mustafa Güzelgöz.


December 22, 2012

Manitası Terk Edenler Böyle Gelsin


Aslında bu yazı, manitasından ayrı düşüp Emre Aydın dinleyerek bileklerini rakı şişesiyle doğramak üzere olan bir okura hitap etmezdi. Ama düşündüm de eğer siz de bininci defa “bu kez son” diyerek ayrılmışsanız ve aşkınızdaki o kadim dönemeç olan “ilişki ishali” istasyonunda takılıyorsanız durum biraz yavşar. Yazıya oradan giriyor, acınacak halinize gülün istiyorum.

Şöyle,

Çocukluğunuzdan beri anneniz eve haftada en az üç defa balık almıştır. Kokusuna bile tahammül edemediğiniz, üstelik pazarda canlı canlı kıpraştığını gördüğünüz bu balık faciası, her gün bıdı bıdı hayatınızı zora ve yetmezmiş gibi yer yer başınızı tavaya sokan, annenizle “emir-itaat” yollu geleneksel ve anlaşılır bir ilişki kurmanıza mani olan ve nihayet balığın faydalarından beyhude geçirdiğiniz onca yıla mal olmuştur. Hem balık dediğin Boğaz'da yenmez mi? Yanında rakı yoksa da aylarca aklınıza gelmez mi? Hah! Dön oradan sola, biraz daha git, ileride sağa çek, beş dakkaya  geliyorum.

Efenim büyüdüğünüzün kanıtı olacak bir hareket söylüyorum; manitadan ayrıldığınız ve “dirty single” yaşadığınız minnak evinizde ilk defa balık pişirmişseniz çıkın abi Emre Aydın kafasından. O kafalar olmuş, koparmak lazım o kafayı.

Elin kızı/oğlanı otuz beş sene de geçse zar zor gerçekleştirdiğiniz bu başarıyı mevzuya bahis etmezken, anne öyle mi? Şimdi duysa kendi balığınızı kendiniz pişirdiğinizi unutuverir kadıncağız kafanıza tavayı indirdiğini. İki damla gözyaşı bile salınır yeminle. Hiçbir anne böyle gerzekçe bir başarıyı küçümsemezdi. “benim oğlan sonunda büyüdü” derdi. “sabrettim, ettim ama bu günleri de gördüm ya artık tamam, gözüm açık gitmeyeceğim.” Size de bedavaya özgüven inerdi. “Sikerimaaaeee manitayı” derdiniz. Bundan sonra sizi hayatta hiçbir fatura yıkmazdı. Facebook’a koyduğunuz bir resmi (ki resim değil o- fotoğraf!) ilkokul arkadaşınız bile beğenmese acımazdı o zaman. Cuma Cuma sinemaya gitmiyor oluşunuzdan paye çıkarır, bekârlığın tadına varırdınız doya doya- el aşortmanın lastiğinde. Loş ışık, Behzat Ç., malak birası ve çekirdek mi dersin, gönder gelsin tasası, yemişim tasasını.

Evde balık pişirmeyi götünüzü yırtsanız da anlamayacak olan o manita var ya o manita, siz hayatın sırrına muvâffak olsanız, kanserin ilacını bulsanız ve hatta Fenerbahçe başkanı bile seçilseniz sizi sallamaz olm. O kızdan hayır gelir mi? Haybeye sıkıntı yapıyorsunuz, bak annelere bak, onlar bir balığı pişirebilmenin ömür doçentliği kazandırdığını bilirler.

Bir defa haysiyetli adamlar manitasıyla ayrılık kavgaları yaşamazlar. Tartışırlar. Sevgileri onları değiştirir, ben değil sen olmayı öğrenirler. Yani tartışarak gelişirler. Ayrılıkta neymiş? Ayrıldıysa seni sevmiyor işte, benden söylemesi! Manitalar birlikte büyürler afedersin. Ağlamaya hacet yoktur o işlerde. Sıçtın mı? Beraber sıçarlar. Biri sıçınca öbürü tekmeyi basmaz hemen. Biraz utandırır belki, o da güzel bak, ama terk etmezler. Terk edenler bizden değildir. İyisi mi siz bir balık pazarına gidin, orada özgüveni kiloyla satıyorlar. Paranız yoksa haftaya ödersiniz. Hepsi birer profesör sanırsın. Bir işin adabını bilmek isteyene sıkılmadan öğretiyorlar. Psikologlar halt etmiş. Adam suyun sırrına ulaşmış sen hala ağlıyorsun! Yazıklar olsun seni taşıdığım dokuz aya. piiiy.





October 04, 2012

Otuz Üçünde Kadın


Otuz üçünde bir kadına neyi nasıl yapacağını söyleyemezsiniz. Harcayıverir sizi. Kimsenin gözünün yaşına bakmaz, kendininkine bile!
Konuşan o değil tecrübeleridir. Üzülüyorsa bulaştırmaz kimseyi. Seviniyorsa sürekli kılmaya bakar. Ağladığı çizgileri vardır, safi sevilsin ister kendi gibi. Sevmiyorsa sevmiyordur. Kendini zorlamaz. Zorlanılmaktan hoşlanmaz.
Aşk oyunları çocukçadır artık, aradığı netliktir. Kendi kendine yeter otuz üçünde kadın. Kendi kendine yeteni ister. Çılgınlıkları hoş tebessüme dönüşmüştür, aşırılıklarına ise sahip çıkar. Yetişmesi gereken davetler bulunmaz.
Aranmıyorsa aramaz otuz üçündeki kadın. Bilir nerede duracağını.

Sevdiği renkler bellidir. Sevmediği müzikler kalması için yakarmaz ona. İşler yolunda gitmiyorsa “acil çıkış kapısını” kullanır. Alkolle yıkanmaz.
Otuz üçündeki kadın bir şey diyorsa doğrudur. Doğrulardan korkmaz, yanlışları düzeltmez. Önemli olan sağlıktır. Dostlukları kurulmuştur zira yeniden dost olmaya çalışmaz.

Otuz üçündeki kadın cooldur. Terk edilmeyi bilir, en az terk etmeyi bildiği kadar.
Ne bir şehir vardır terk edemeyeceği ne de yatak odası. Dinlemeyi bilir derdini, derdini anlatmayı bildiği kadar…
Şeffaftır sözcükleri. Yıkmaz ama yapmanın bir yolunu bulur mutlaka. Kim olduğunu öğrendiği, konuşmaya başladığı yaştadır çünkü. Kimseye eyvallahı yoktur. Hiçbir patron ondan zengin değildir. Hiçbir çocuk ondan küçük değildir.
Yangın çıkarmaz, temkinlidir.

Otuz tane üçtür o, yani bilgeliktir. Chopin’dir, Jazz’dır, Edith Piaf’tır. Yalnız başına yemek yemekten sıkılmaz. Yakar iki tane mumu, döşer sofrasını en kadim misafirineymişçesine, açar şarabını. Kendi kendiyle sohbet etmek en büyük vaizidir.

Annedir otuz üçünde kadın. Annesinin sevmediği bütün niteliklerine sevecenlikle gülümser. Anlayışlıdır. Olmayacak duaya amin demez. Beğendiği ne varsa arz eder.
O, yeter ki istesin masadan kaldıramayacağı adam olmaz. Olamaz.

Hırslarına yenilmiştir kadın. Keskin sirkenin küpüne zararını en iyi o bilir. Yumuşak olmayı da bilir sertleşmeyi de. Her şeyi tam zamanında yaşar. Otomatik bir disiplin kazanır. Hüzne yer vermez, arabada oturup camdan uzaklara bakarak “hiiç” demez. Yağmur da yağsa iniverir gerekirse; ama gitti mi gider.

Çocuk değildir artık otuz üçünde kadın. Neşedir, sevinçtir, oyuncudur ama çocuk değildir. Onu kandırmak hiç bilmeyen birine yabancı dilde aşk şarkıları söylemeye benzemez. Göğsü açık, alnı dik, hazırdır. Hazırdır; yarınlara. Hazırdır; yalanlara…

May 08, 2012

Nazifa- Kitap

“Lirik öğelerle bezeli bir ilk roman. İmparatorluğun çöküş aşamasında yaşanan derin acılarla Balkanlardan anavatana savrulan Nazifa’nın kaderi dikenli yollardan geçiyor. Temelde silik bir hayatın hüzünlü anlatısı üzerine kurulan dramatik kurgu, giderek destansı öğelerle doruklara taşınıyor. Balkan kızı Nazifa’nın acı yaşamı, bir ulusun kaderinin çizileceği Sakarya Savaşıyla kesişir. Hayatı boyunca onu hoyratça sürükleyen yazgısı, zafere susamış bir halkın kurtuluş umudu olan Mustafa Kemal’in kurtarıcısı olarak ödüllendirilir.” Mehmet Coral * * * Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılacağına kimse inanmıyordu. Bir gün koskoca devletin istiklal mücadelesinde canını-kanını dökmek zorunda kalacağı kimsenin aklına gelmiyordu. Şimdi tarih kitaplarının henüz tozlanmamış sayfalarından öğreniyoruz neyin, nasıl, ne zaman olduğunu… Peki tarih yazılırken olayların içinde kalan o halk ne yapıyordu? Onlara ne oldu? Onların hayatlarına nasıl etki etti bu çöküş ve bu yeni diriliş? Umutları, hayalleri yok muydu onların? Korkuları, sevinçleri, dertleri, aşkları yok muydu? Yıkılmaz sanılan Osmanlı yıkıldı, kurulmaz sanılan Cumhuriyet kuruldu. Ne yazık ki tarih kitapları tarihin bir yana savurduğu insanlardan bahsetmiyor. Nazifa’nın ve ailesinin gözlerinden Osmanlı’nın çöküşü ve Cumhuriyetin temellerinin atılışını izleyeceksiniz.

ISBN - BARKOD 978-605-4503-55-1 SAYFA SAYISI 228 ETİKET FİYATI 11,00 TL DAĞITIM TRH: 9.5.12

I DON'T DRINK. HERE IS WHY.

These are the opinions of someone who did not choose alcohol. Addiction is hidden somewhere inside the software code of our generation. I do...