May 29, 2015

Eski Sevgilin Evleniyorsa Yapacağın En Saçma 10 şey



Erkeklerin evlilik bahaneleriyle kızlarınki fütursuzca birbirinden bağımsızdır. Erkekler, ben evlenmeyi düşünmüyorum, dediklerinde ilk evlenen kişiler olur mesela. Kızlar ise evlenmeyi düşünmüyorum-ne demek düşünmüyorum- diyen erkeklere adeta birer anne gibi sarılır ve onları bu hastalıktan kurtarmaya koyulur.

Pekala, evlenmek istemiyorsa evlenmeyizdir. Yani öyleymiş gibi davranılır. Hasta o çünkü. Doğaya aykırı o çünkü. Hadi evlenmiyor, seks de mi yapmayacak? Ki, gay kardeşlerimizin de dediği gibi “seks fikri sadece üreme iç güdüsüdür.” Evet, yeterince uzun zaman geçerse, evlenmek istemediğini unutacak. Yani, başka yolu yok. Unutturacağız ona bu sakat inanışı.

Doğrusu, kızlar da evlilik hakkında yalan söylerler, erkekler kadar değil ama. Çocukken bebeklere elbise dikmeyi öğretiyorlar kızlara. Kız, misket oynamayı hayal ederken kadınlaşmaya başlıyor. Hayır, ne yapsın? Sonra hayaller Penelope Cruz, hayatlar Bayırgülü. Kızlara kızılmaz…

Tabi, eğer eski sevgilinin evlendiği “öteki kızdan” bahsediyorsak başka. Kesin onun başının altından çıkmıştır bunlar. Kesin, o karı büyü yapmıştır. Kesin, eski sevgili zavallıdır ve bir takım paralel yapılanmalar sayesinde evleniyordur. Allah o kızın belasını vermelidir. Işte kızlar dünyasındaki tek yamuk o kızdır. Mutlu olmayı hak etmiyordur ve kız değil, bir kaltaktır o.

Böyle bir savaşın ortasına düşmüş –haklı- kızların, eski sevgilisi evlenirken yapılacak tek şeyi afiyetle saçmalamaktır seyirci. Eski sevgili evlenirken 10 adımda saçmalamak;

1-Zurnanın son deliğine kadar içmek.
2-Nikahta “hamileyim” diye bağırmak.
3-Düğünü basmak.
4-Gerdek odasına gizlice girip, halının ortasına sıçmak.
5-Alınan hediyeleri açık artırma ile internette satmak.
6-Kızın hakkında asparagas haberler yayınlamak.
7-Ümit Besen’le arkadaş olmak.
8-Kedimi çaldı diye dava açmak.
9-Aniden hukuk okumaya karar vermek.
10-Gelinle arkadaş olmanın yolunu bulmak.


zec
Dipnot Tablet


May 20, 2015

Chill-Out Festival 2015

Tam 9 defadır Chill-Out Festivale gidiyorum. Bu hafta sonu 10. kez gerçekleşiyor. Aslında daha fazla kalabalık olmasın diye hakkında hiç konuşulmamasını tercih ederdim. Ama o kadar güzel ki, kıyamıyorsun başkasının haberi olmamasına.

Pekala, yurdumuzun en cool festivali Chill-Out Festival, Life Park’ta. Cumartesi akşamı Stavroz var. Neden Stavroz Cumartesi, Pazar, Salı veya sonsuza kadar yok ki…  https://www.youtube.com/watch?v=5GvP4iYJI1s

Senin de gündüzünü Thievery Corporation ile geçirmek, akşama doğru Nuno Dos Santos’la ısınmak, memleketin birbirinden yakışıklı ve güzel kimseleriyle sohbet etmek, günün sonunda; iyi ki bana benzeyen insanlarla aynı şehirde yaşıyorum, demeni istiyorum.

Senin de ne zamandır görmediğin eski sevgililerine rastlamanı, kafanı onlardan daha güzel yapmanı, müziğe doymanı, yalın ayak dans etmeni istiyorum. Canın isterse soyunmanı dermişim, yoo, yo, toplum buna hazır değil, soyunmak yok, güzel giyinmek var. Neticede dünyanın en havalı festivali, rakibin çok oluyor.

Başta Urubu Marinka mesela. Ikisi de güzel. Etnik kafalarını seviyorum. Federico Aubele ile latin romantizmi yaşamak da güzel olabilir. Allaam sana geliyoruz. Bu da bilet şeyisi.











January 02, 2015

Merak Ediyorum

Kadıköy'de, sarı ışıklı bir meyhanede oturuyoruz… Belki de pastanedir, detayları anımsamıyorum. Içinde merak geçen bir şarkı çalıyor onu hiç unutmuyorum. Benden sonra” diyor “kim olacaksın, merak ediyorum”

Kadıköy'de oturduğumuz o sarı ışıklı meyhane kim bilir kapanmıştır şimdi. Ama ben ondan öncesini anımsamıyorum. Sonrasını da… Ve o şarkının kaderimizi bilmesine hala şaşıyorum.

O iskemlede oturduğum halimin fotoğrafını çekiyorum zihnimde. Sonra aradan geçen zamanlarda nasıl değiştiğimin. “şimdi” diyorum “o iskemlede otursam beni tanır mıydın?”

Dilime dolanıyor aynı şarkı. Her defasında hayretle dinliyorum.

Tam karşımda oturup bana şarkıyı neşeyle söylüyorsun. Sadece dudakların var kafamda. Sanki ondan öncesi hiç olmamış. Sonrası da…

Dostça elimi tuttuğun tek bir anımız var. O da uykumda. Onun dışında hakkında hiç bir şey bilmiyorum. Sanki sana gelen bütün yollara demir kapılar örtülmüş. Üzeri paslı, üzeri tozlu.

Oysa ben de merak ediyorum kim olduğunu. Neye dönüştüğünü. Nasıl sevdiğini. Değip değmediğini.


Bilmek istiyorum. O şarkıyı sen de dinliyor musun?

May 27, 2014

Festival Gibisin Katılmak İstiyorum


Hayır ben yaşlandığım için değil. Botoks desen hiç değil. Sadece şehirde gidilecek yer olmadığından kovalamıyorum. Yoksa biz de biliriz sekiz dokuz saat aralıksız zıplamayı.

Eskiden şahane müzik partileri olur bütün kurtlarımızı dökerdik. Ne var ki sonunda hep garip şeyler de olurdu.

Ben olayı çözdüm, şehirdeyken yılda üç defa birilerinin doğum günü hasebiyle sokağa çıkıyorum. Genelde eğleniyorum çünkü dünyanın en eğlenceli insanıyım.

Bu üç defa dışında çok dolarsam ucuzbilet nokta com’dan aynen yurt dışına çıkıp orada cozutuyorum.

Kendimle uyumsuz olan şehir eğlencelerinin içinde kaçırmaktan hoşlanmadığım tek bir şey kaldı. Chillout Festival! Allah onlardan razı olsun. Sayesinde müziğe doyuyoruz.

Geçtiğimiz hafta sonu yine vardı. Life Park’ta oldu ki Life Park ne şahane yermiş, bu bir.

Müzik sistemi en pahalısındandı, bu iki.

Festivale iştirak eden DJ’ler ve performans sanatçıları insanın gözünden yaş getirtecek kadar iyiydi, bu üç.

Organizasyon kimsenin arabayla gitmesine gerek bırakmayacak şekildeydi, bu dört.

Metrodan indikten sonra birbirinden seçmece Game Of Thrones kılıklı abiler sana shuttle’lara kadar eşlik ediyor, mal mal kaybolmaman için zevkle çalışıyordu, bu beş.

Herkes de yüksek voltaj pozitif bir enerji.

İçeri girer girmez cool’luktan ölen organizasyonun enerjisi seni de sarıyordu, bu altı.

Katılımcılar bildiğin güzel insanlardı, bu yedi.

Dans ederken kimse sana gelip çarpmıyordu, bira kuyruğunda asırlarca beklemen gerekmiyordu, orman, doğa ve mutluluk içine işliyor, aptal aptal gülümsemekten geri duramıyorsun.

Ne oldu saymayı unuttum, on mu oldu?

Say say bitmez ki...

Büyük organizasyonlarda WC sorunu olur bilirsin ama bu defa olmadı zira her yer orman, gelişine vur dermişim. Yok yahu adam gibi her yere WC kurarsan sorun olmuyormuş.

Müzik yavaşladı gibi mi? Sahneyi değiştir ki dört tane ayrı sahne mevcuttu.

On iki bin insan geldi organizasyona. Bir kişinin burnu kanamadı. Bir kişi ormanda kaybolmadı. Bir kişi kusup yerlere yapışmadı. Bir kişi kavga çıkarmadı. Bir kişinin çantası çalınmadı.

Tööbeestağfirullah böyle organizasyon mu olur?

Valla Can Tanca varsa olur.

Chillout Festival dokuzuncu senesini tamamladı. Her sene daha iyi oldu. Ne var ki bu sene gördüklerimden sonra acaba seneye daha iyi ne olacak, ne kaldı diye merak ettik.

Dediler ki bir gün değil üç gün yapacağız.

Tamam şimdi oldu. Keza biz öyle mutlu olduk ki kaç gün geçti hala üzerimizde o tatlı gülümseme.

Darısı başına bacımafedersin.

April 21, 2014

Ben, Marquez ve Babam

Yıllar evvel okudum Marquez’in Kolera Günlerinde Aşk’ını.

Zaten aşkı da edebiyattan öğrenmiştim. Ordaki zorluk, imkansızlık, yokuş bana hep “işte olması gereken gerçek aşk” dedirmişti.

Belki aşk sadece edebiyata yakışıyordur... Zira yüreğimi en derinden kıranı bile affetmenin yolunu aramam hep bundan.

Ne zaman gerçek aşktan söz etsem eş dost bana hep engel çıkarır. “Hadi canım bu kadar aptal olamazsın” derler. “Hiç mi akıllanmadın?”

Sonra yine edebiyata sığınırım.

Marquez’le yolumuz ilk defa Kolera Günlerinde Aşk’la kesişmişti. Sonra da bir daha ayrılmadı. Nerden bilebilirdim büyüdüğümde gerçek aşk uğruna elli iki sene bekleyebilecek potansiyelde olduğumu ve dahası büyüdüğümde Marquez gibi bir yazar olmak isteyeceğimi.

“Keşke” derdim, “keşke bütün dünya sadece okusa...”

Bir akşam iş çıkışı babamlara gittim. Annem bir davete gitmişti. Babam şapşahane yemek hazırladı, başbaşa yedik.

Babam da romantizmi sevmez, benim gibi duygusal böcektir. O an başbaşa yemek yiyoruz filan neredeyse romantik bir ortam var. Televizyon açık, haberleri izliyor bir yandan.

Derken haber sonunda ünlü yazar Marquez’in Kolera Günlerinde Aşk adlı romanının beyaz perdeye uyarlandığını işittim. Çok heyecanlandım. O akşam da galası vardı.

Hemen babama dönüp “Hadi yemeği bırakıp sinemaya gidelim- başbaşa!” dedim.

“Otuz yıldır gitmiyorum sinemaya” dedi. Aslında abartıyor da neyse komik adam, benden önce hazırlanmıştı bile.

Koşa koşa çıktık evden.

Bir kaç ay önce annemle sinemaya gitmiştik. Çok komik bir film izledik. Eve döndüğümüzde hala gülüyorduk ve Balık babam biraz kıskanmıştı.

Hazır annem de yokken bir taşla iki kuş vurayım dedim. Hem babamla vakit geçireceğiz hem de en sevdiğim kitabın filmini izleyeceğiz.


Filme girene kadar çok eğlendik. Ben kitaptaki kahramanın aşk karşısındaki duygusal ve sersem gelgitlerini anlattım, babam okumamış olduğu için içerledi.

Sinema salonuna geldiğimizde biletçi kız “Öğrenci var mı?” diye sordu. Babamla birbirimize bakıp kikirkedik. “Var. Ben öğrenciyim babam da öğretmen”

Yaramazlık yapma fırsatı yakalamışsak hiç ertelemeyiz.

Babam girişti “Benim öğrencilerim hep bu sinemaya gelirler. Haftada bir defa onlara ödev olarak veririm ehuhe”

Biletçi kız yememiş olabilir ama o da çok eğlendi. Bize iki tane öğrenci indirimli bilet verdi. İçeri girerken bir de Starbuck’s’tan iki büyük kağıt bardak alıp içine şarap doldurduk. Keyfimize diyecek yok, her şey çok güzel.

Salonda bizimle beraber toplam 6 kişi vardı. En ortaya oturduk. Film başladı.

İlk sahnesinden sonra benim elim ayağım buz kesti. Bir terslik vardı. Bardem hayalimdeki gibiydi ve gelgit yerine seks yapıyordu!

Kitapta adam gerçek aşkı uğruna kimseye gönül bağlamıyor ve birlikte olduğu 522 kadına hürmetinden isimlerini deftere kaydediyor.

Filmde ise adam tam olarak 522 kadınla seks yapıyor!

Babam da ben de neye uğradığımızı şaşırdık. Her sevişme sahnesinde yere bir şey düşürüp arıyormuş gibi yapmaktan gına geldi. Çünkü altı kişinin olduğu bir sinema salonunda filmden kopman için fazla bahanen olmuyor.

Yere bir şey düşürüyorum, sonra onu arıyorum, ben ararken babam da o rezil sahnelere bakmamak için benimle yerlerde sürünüyor, telefonuma bakıyorum kimse aramıyor, babam arkaya dönüyor- sanki tanıdık birine bakıyor- ter basıyor, magmaya iniyoruz.

Film bildiğin porno çıktı!

İlk yarısına gelmeden elimizdeki bütün bahaneler tükenince ben yönetmenlere babam da bana küfür ediyordu.

O kadar kızdı ki çıkıp gitmesiyle salonda beş kişi kaldık.

Sonraki üç ay boyunca benimle konuşmadı.

Geçen hafta Marquez’in vefat ettiğini öğrendiğimde yine babam yanımdaydı. Tam rezil olduğum filmi hatırlatacaktım ki babam kalkıp kütüphanesinden Yüzyıllık Yalnızlık’ı getirdi. Ardından da bana küsmesini kahkahalarla anlattı.


Marquez’i tanıştırdığım için teşekkür etti ve bir otuz sene daha benimle sinemaya gitmeyeceğini salık verdi.

Sonar Haber Gazetesi
22 Nisan 2014

January 13, 2013

Eşekli Kütüphaneci


Eşekli Kütüphaneci olarak bilinen Mustafa Güzelgöz’ü yazmak istiyorum. Kulaklarıma Bach’ın yalnızlık sonatları çalınıyor. Derinlerimde bir yerler aydınlanırken, gözyaşlarımı tutmaktan yoruluyorum. Her şeyden önce kitaplara olan tutkumdan Güzelgöz’ün ellerini yakalıyorum. Sonra elindeki imkânlarla insanlığa açtığı patikalardan geçiyorum.

İçim sızlıyor.
Cehaletin kol gezdiği her coğrafya için içim sızlıyor.

Mustafa Güzelgöz 1940’lı yıllarda memleketi Nevşehir’in Ürgüp ilçesine gelir. Henüz 23 yaşındadır. Mustafa Vefa Sporun kalecisidir o tarihlerde. Ürgüp’e geldiğinde köylü çocuklara futbol öğreten bu Vefa’lı Kaleciyi kaymakam izler. Ona Ürgüp’te kalıp çocuklara futbol öğretmesini teklif eder. Tabii adamın yaşaması için para da gereklidir. Kaymakam ona kütüphanede bir memurluk ayarlar.

Mustafa kütüphaneye ilk girdiğinde Cumhuriyet dönemi öncesi dille yazılmış olan kitapların artık gerekmediği için kaldırıldığı depoya girer. Rutubetli kitapları dışarı çıkarır ve güneşte kurutur. Rafların tozlarını temizler. Kitapları yerleştirir. Ne var ki kimse kütüphaneye gelmez.

Zaman içerisinde Mustafa eşeği Yüksel’le beraber tozlu kitapları köylünün ayağına taşımaya başlar. Kütüphaneyi sadece haftada iki gün açık tutmaktadır artık. Köylü çocuklara Balzac’ı verirken kitapları yıpratmamalarını, başka çocukların da okuyacağını tembihler. Her on beş günde bir kitapları toplar ve başka çocuklara taşımaya devam eder.

Mustafa Güzelgöz’ü tarihe geçiren olay ise kadınların da kütüphaneye girmesi için bulduğu yoldur. O tarihteki en büyük iki dikiş makinesi markasına mektup yazar. Kütüphane için onlardan dikiş makinesi ister. Bunun karşılığında ise kütüphanenin kapısına dikiş makinelerinin tabelalarını asacaktır. Singer ve Zenith adlı dikiş makinesi markaları kütüphaneye on tane makine yollar.  Artık Salı günleri “kadınlar günüdür”

Bunu duyan köylü kadınlar kumaş parçalarını kaptıkları gibi kütüphaneye dikiş dikmeye koşarlar. Makineler yetmez. Kapıda kuyruklar oluşur. Kadınlar bu kuyruklarda beklerken okusunlar diye Mustafa onlara kitaplar verir.

Bu iş 1972 yılına kadar devam eder. Sonunda valilik memuriyet haklarını şahsi çıkarları için kullanıyor diyerek kendisine dava açar. Ankara’dan gönderilen müfettişler Mustafa’yı hatalı bulur. Hakkında yazılan raporlar sonucunda Mustafa Güzelgöz zorla emekli ettirilir.


1963 yılında Mustafa Güzelgöz’e “Amerikan Barış Gönüllüleri Derneği’nin İnsanlığa Hizmet Ödülü” verilmiştir.

Sunay Akın’ın dediği gibi “Mustafa Güzelgöz aydınlanma tarihinin en büyük kurtarışlarından birini yapmıştır.”

Beni ağlatırken güldürmeyi başardığın için teşekkürler Mustafa Güzelgöz.


I DON'T DRINK. HERE IS WHY.

These are the opinions of someone who did not choose alcohol. Addiction is hidden somewhere inside the software code of our generation. I do...