January 13, 2013

Eşekli Kütüphaneci


Eşekli Kütüphaneci olarak bilinen Mustafa Güzelgöz’ü yazmak istiyorum. Kulaklarıma Bach’ın yalnızlık sonatları çalınıyor. Derinlerimde bir yerler aydınlanırken, gözyaşlarımı tutmaktan yoruluyorum. Her şeyden önce kitaplara olan tutkumdan Güzelgöz’ün ellerini yakalıyorum. Sonra elindeki imkânlarla insanlığa açtığı patikalardan geçiyorum.

İçim sızlıyor.
Cehaletin kol gezdiği her coğrafya için içim sızlıyor.

Mustafa Güzelgöz 1940’lı yıllarda memleketi Nevşehir’in Ürgüp ilçesine gelir. Henüz 23 yaşındadır. Mustafa Vefa Sporun kalecisidir o tarihlerde. Ürgüp’e geldiğinde köylü çocuklara futbol öğreten bu Vefa’lı Kaleciyi kaymakam izler. Ona Ürgüp’te kalıp çocuklara futbol öğretmesini teklif eder. Tabii adamın yaşaması için para da gereklidir. Kaymakam ona kütüphanede bir memurluk ayarlar.

Mustafa kütüphaneye ilk girdiğinde Cumhuriyet dönemi öncesi dille yazılmış olan kitapların artık gerekmediği için kaldırıldığı depoya girer. Rutubetli kitapları dışarı çıkarır ve güneşte kurutur. Rafların tozlarını temizler. Kitapları yerleştirir. Ne var ki kimse kütüphaneye gelmez.

Zaman içerisinde Mustafa eşeği Yüksel’le beraber tozlu kitapları köylünün ayağına taşımaya başlar. Kütüphaneyi sadece haftada iki gün açık tutmaktadır artık. Köylü çocuklara Balzac’ı verirken kitapları yıpratmamalarını, başka çocukların da okuyacağını tembihler. Her on beş günde bir kitapları toplar ve başka çocuklara taşımaya devam eder.

Mustafa Güzelgöz’ü tarihe geçiren olay ise kadınların da kütüphaneye girmesi için bulduğu yoldur. O tarihteki en büyük iki dikiş makinesi markasına mektup yazar. Kütüphane için onlardan dikiş makinesi ister. Bunun karşılığında ise kütüphanenin kapısına dikiş makinelerinin tabelalarını asacaktır. Singer ve Zenith adlı dikiş makinesi markaları kütüphaneye on tane makine yollar.  Artık Salı günleri “kadınlar günüdür”

Bunu duyan köylü kadınlar kumaş parçalarını kaptıkları gibi kütüphaneye dikiş dikmeye koşarlar. Makineler yetmez. Kapıda kuyruklar oluşur. Kadınlar bu kuyruklarda beklerken okusunlar diye Mustafa onlara kitaplar verir.

Bu iş 1972 yılına kadar devam eder. Sonunda valilik memuriyet haklarını şahsi çıkarları için kullanıyor diyerek kendisine dava açar. Ankara’dan gönderilen müfettişler Mustafa’yı hatalı bulur. Hakkında yazılan raporlar sonucunda Mustafa Güzelgöz zorla emekli ettirilir.


1963 yılında Mustafa Güzelgöz’e “Amerikan Barış Gönüllüleri Derneği’nin İnsanlığa Hizmet Ödülü” verilmiştir.

Sunay Akın’ın dediği gibi “Mustafa Güzelgöz aydınlanma tarihinin en büyük kurtarışlarından birini yapmıştır.”

Beni ağlatırken güldürmeyi başardığın için teşekkürler Mustafa Güzelgöz.


December 22, 2012

Manitası Terk Edenler Böyle Gelsin


Aslında bu yazı, manitasından ayrı düşüp Emre Aydın dinleyerek bileklerini rakı şişesiyle doğramak üzere olan bir okura hitap etmezdi. Ama düşündüm de eğer siz de bininci defa “bu kez son” diyerek ayrılmışsanız ve aşkınızdaki o kadim dönemeç olan “ilişki ishali” istasyonunda takılıyorsanız durum biraz yavşar. Yazıya oradan giriyor, acınacak halinize gülün istiyorum.

Şöyle,

Çocukluğunuzdan beri anneniz eve haftada en az üç defa balık almıştır. Kokusuna bile tahammül edemediğiniz, üstelik pazarda canlı canlı kıpraştığını gördüğünüz bu balık faciası, her gün bıdı bıdı hayatınızı zora ve yetmezmiş gibi yer yer başınızı tavaya sokan, annenizle “emir-itaat” yollu geleneksel ve anlaşılır bir ilişki kurmanıza mani olan ve nihayet balığın faydalarından beyhude geçirdiğiniz onca yıla mal olmuştur. Hem balık dediğin Boğaz'da yenmez mi? Yanında rakı yoksa da aylarca aklınıza gelmez mi? Hah! Dön oradan sola, biraz daha git, ileride sağa çek, beş dakkaya  geliyorum.

Efenim büyüdüğünüzün kanıtı olacak bir hareket söylüyorum; manitadan ayrıldığınız ve “dirty single” yaşadığınız minnak evinizde ilk defa balık pişirmişseniz çıkın abi Emre Aydın kafasından. O kafalar olmuş, koparmak lazım o kafayı.

Elin kızı/oğlanı otuz beş sene de geçse zar zor gerçekleştirdiğiniz bu başarıyı mevzuya bahis etmezken, anne öyle mi? Şimdi duysa kendi balığınızı kendiniz pişirdiğinizi unutuverir kadıncağız kafanıza tavayı indirdiğini. İki damla gözyaşı bile salınır yeminle. Hiçbir anne böyle gerzekçe bir başarıyı küçümsemezdi. “benim oğlan sonunda büyüdü” derdi. “sabrettim, ettim ama bu günleri de gördüm ya artık tamam, gözüm açık gitmeyeceğim.” Size de bedavaya özgüven inerdi. “Sikerimaaaeee manitayı” derdiniz. Bundan sonra sizi hayatta hiçbir fatura yıkmazdı. Facebook’a koyduğunuz bir resmi (ki resim değil o- fotoğraf!) ilkokul arkadaşınız bile beğenmese acımazdı o zaman. Cuma Cuma sinemaya gitmiyor oluşunuzdan paye çıkarır, bekârlığın tadına varırdınız doya doya- el aşortmanın lastiğinde. Loş ışık, Behzat Ç., malak birası ve çekirdek mi dersin, gönder gelsin tasası, yemişim tasasını.

Evde balık pişirmeyi götünüzü yırtsanız da anlamayacak olan o manita var ya o manita, siz hayatın sırrına muvâffak olsanız, kanserin ilacını bulsanız ve hatta Fenerbahçe başkanı bile seçilseniz sizi sallamaz olm. O kızdan hayır gelir mi? Haybeye sıkıntı yapıyorsunuz, bak annelere bak, onlar bir balığı pişirebilmenin ömür doçentliği kazandırdığını bilirler.

Bir defa haysiyetli adamlar manitasıyla ayrılık kavgaları yaşamazlar. Tartışırlar. Sevgileri onları değiştirir, ben değil sen olmayı öğrenirler. Yani tartışarak gelişirler. Ayrılıkta neymiş? Ayrıldıysa seni sevmiyor işte, benden söylemesi! Manitalar birlikte büyürler afedersin. Ağlamaya hacet yoktur o işlerde. Sıçtın mı? Beraber sıçarlar. Biri sıçınca öbürü tekmeyi basmaz hemen. Biraz utandırır belki, o da güzel bak, ama terk etmezler. Terk edenler bizden değildir. İyisi mi siz bir balık pazarına gidin, orada özgüveni kiloyla satıyorlar. Paranız yoksa haftaya ödersiniz. Hepsi birer profesör sanırsın. Bir işin adabını bilmek isteyene sıkılmadan öğretiyorlar. Psikologlar halt etmiş. Adam suyun sırrına ulaşmış sen hala ağlıyorsun! Yazıklar olsun seni taşıdığım dokuz aya. piiiy.





October 04, 2012

Otuz Üçünde Kadın


Otuz üçünde bir kadına neyi nasıl yapacağını söyleyemezsiniz. Harcayıverir sizi. Kimsenin gözünün yaşına bakmaz, kendininkine bile!
Konuşan o değil tecrübeleridir. Üzülüyorsa bulaştırmaz kimseyi. Seviniyorsa sürekli kılmaya bakar. Ağladığı çizgileri vardır, safi sevilsin ister kendi gibi. Sevmiyorsa sevmiyordur. Kendini zorlamaz. Zorlanılmaktan hoşlanmaz.
Aşk oyunları çocukçadır artık, aradığı netliktir. Kendi kendine yeter otuz üçünde kadın. Kendi kendine yeteni ister. Çılgınlıkları hoş tebessüme dönüşmüştür, aşırılıklarına ise sahip çıkar. Yetişmesi gereken davetler bulunmaz.
Aranmıyorsa aramaz otuz üçündeki kadın. Bilir nerede duracağını.

Sevdiği renkler bellidir. Sevmediği müzikler kalması için yakarmaz ona. İşler yolunda gitmiyorsa “acil çıkış kapısını” kullanır. Alkolle yıkanmaz.
Otuz üçündeki kadın bir şey diyorsa doğrudur. Doğrulardan korkmaz, yanlışları düzeltmez. Önemli olan sağlıktır. Dostlukları kurulmuştur zira yeniden dost olmaya çalışmaz.

Otuz üçündeki kadın cooldur. Terk edilmeyi bilir, en az terk etmeyi bildiği kadar.
Ne bir şehir vardır terk edemeyeceği ne de yatak odası. Dinlemeyi bilir derdini, derdini anlatmayı bildiği kadar…
Şeffaftır sözcükleri. Yıkmaz ama yapmanın bir yolunu bulur mutlaka. Kim olduğunu öğrendiği, konuşmaya başladığı yaştadır çünkü. Kimseye eyvallahı yoktur. Hiçbir patron ondan zengin değildir. Hiçbir çocuk ondan küçük değildir.
Yangın çıkarmaz, temkinlidir.

Otuz tane üçtür o, yani bilgeliktir. Chopin’dir, Jazz’dır, Edith Piaf’tır. Yalnız başına yemek yemekten sıkılmaz. Yakar iki tane mumu, döşer sofrasını en kadim misafirineymişçesine, açar şarabını. Kendi kendiyle sohbet etmek en büyük vaizidir.

Annedir otuz üçünde kadın. Annesinin sevmediği bütün niteliklerine sevecenlikle gülümser. Anlayışlıdır. Olmayacak duaya amin demez. Beğendiği ne varsa arz eder.
O, yeter ki istesin masadan kaldıramayacağı adam olmaz. Olamaz.

Hırslarına yenilmiştir kadın. Keskin sirkenin küpüne zararını en iyi o bilir. Yumuşak olmayı da bilir sertleşmeyi de. Her şeyi tam zamanında yaşar. Otomatik bir disiplin kazanır. Hüzne yer vermez, arabada oturup camdan uzaklara bakarak “hiiç” demez. Yağmur da yağsa iniverir gerekirse; ama gitti mi gider.

Çocuk değildir artık otuz üçünde kadın. Neşedir, sevinçtir, oyuncudur ama çocuk değildir. Onu kandırmak hiç bilmeyen birine yabancı dilde aşk şarkıları söylemeye benzemez. Göğsü açık, alnı dik, hazırdır. Hazırdır; yarınlara. Hazırdır; yalanlara…

May 08, 2012

Nazifa- Kitap

“Lirik öğelerle bezeli bir ilk roman. İmparatorluğun çöküş aşamasında yaşanan derin acılarla Balkanlardan anavatana savrulan Nazifa’nın kaderi dikenli yollardan geçiyor. Temelde silik bir hayatın hüzünlü anlatısı üzerine kurulan dramatik kurgu, giderek destansı öğelerle doruklara taşınıyor. Balkan kızı Nazifa’nın acı yaşamı, bir ulusun kaderinin çizileceği Sakarya Savaşıyla kesişir. Hayatı boyunca onu hoyratça sürükleyen yazgısı, zafere susamış bir halkın kurtuluş umudu olan Mustafa Kemal’in kurtarıcısı olarak ödüllendirilir.” Mehmet Coral * * * Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılacağına kimse inanmıyordu. Bir gün koskoca devletin istiklal mücadelesinde canını-kanını dökmek zorunda kalacağı kimsenin aklına gelmiyordu. Şimdi tarih kitaplarının henüz tozlanmamış sayfalarından öğreniyoruz neyin, nasıl, ne zaman olduğunu… Peki tarih yazılırken olayların içinde kalan o halk ne yapıyordu? Onlara ne oldu? Onların hayatlarına nasıl etki etti bu çöküş ve bu yeni diriliş? Umutları, hayalleri yok muydu onların? Korkuları, sevinçleri, dertleri, aşkları yok muydu? Yıkılmaz sanılan Osmanlı yıkıldı, kurulmaz sanılan Cumhuriyet kuruldu. Ne yazık ki tarih kitapları tarihin bir yana savurduğu insanlardan bahsetmiyor. Nazifa’nın ve ailesinin gözlerinden Osmanlı’nın çöküşü ve Cumhuriyetin temellerinin atılışını izleyeceksiniz.

ISBN - BARKOD 978-605-4503-55-1 SAYFA SAYISI 228 ETİKET FİYATI 11,00 TL DAĞITIM TRH: 9.5.12

March 22, 2012

Yeni Dünya

2011 yılının Temmuz ayından beri (ilk kapı 28 Ekim’de açılmıştı) yenidünya enerjisi hissedilmeye başladı.

Üzerinde konuşulacak bir sürü anekdot çıkarılabilirken özetle bizim yorumumuz şöyleydi;

365 günde toplam iki tutulma olurken 2011 de sadece bir buçuk ay içinde tam dört tutulma gerçekleşmişti. Bu ne anlama geliyor? Turbo bir dönüşüm gerçekleşti.

Birçok insan hayatlarının normal rutinde devam ettiğini düşünürken “ışık temsilcileri” değişimi büyük bir heyecan ve hayretle izledi. Bir defa toplumların aynı düşünceyi paylaşma ortalaması artmıştı. Buna verilecek en sahici örnek ülkenizdeki Van depremi oldu.

Hatırlayın, depremin olduğu saatte (hatta dakikada) Taksim meydanında on binlerce öfkeli kalabalık şehitler için eylem düzenliyordu. O gün orada bulunan pek çok insandan aynı şeyi duyabilirdiniz. “Kalabalığın üzerinde toplanmış olan olumsuz öfke enerjisi gözle görülür sevideydi”

Depremin haberi yayıldıktan sonra bir sürü insan “iyi oldu” derken diğerlerinin öfkesi merhametle yer değiştirdi. ÖFKE=MERHAMET.

“İyi olducular” kısa süre içinde Merhametlilerin duygularına eğilirken, çoğunluk dirlik yaratıp bu merhametin peşinden delirmiş gibi yardım masalarına koştu.

Gözden kaçan nokta ise şuydu; öfke enerjisi (ki yenidünyada hizmet dışı bırakılan bir enerjidir) toplaşarak sıkıştı ve kaynak noktada patladı. “öfke” merhamete transforme oldu!

Bu, ülkenizi ilgilendiren ve anlaşılması hiçte zor olmayan bir örnekti. Toplumları oluşturan en küçük çekirdek aile birimidir. Aileyi ise bireyler oluşturur. Bireyler Dünyanın mikro örgütleridir. Eskisi gibi tek başınalığın herhangi bir şeyi temsil etmediğini varsayamayız.

Bir bireyin tek başına oluşturduğu herhangi bir düşünce görünmez zincirlerle ülkeleri birbirine bağlar. Bunu nörokimyasallara benzetebiliriz. Bir küçük kıvılcım bütün sistemi tetikleyebilir.

Düne kadar insanlığın bu tip etkileyici bağları yok muydu? Elbette vardı ancak aktive değildi. 11.11.2011 de açılan kapılar sayesinde artık aktif olacaktı.

İlgi alanlarında olmadığı için bu konuları görmezden gelmek maalesef bu durumu değiştirmeyecek. NE DEDİĞİNİZE DİKKAT EDİN. Dikkat edin çünkü aklınızdan şöylesine geçen saçma sapan bir düşünce sizinle aynı frekansta olan herkese titreşim yolluyor. Bir anda kendinizi sizin gibi düşünen insanlarla aynı salonda oturuyor bulurusunuz.

Yaratım gücü kazandınız. Yenidünya enerjisinin size armağanlarından biri de yaratım gücüydü. Buna ortalama şöyle diyebiliriz. Diyelim ki insanoğlu beyninin % 5 ini kullanıyorken şimdi bu rakam % 7 ye ulaştı. Bu matematiksel olarak çok büyük bir rakamdır!

Pek çoğunuz bu gücü bilinçli olarak transforme ederken “ilgisiz” çoğunluk kontrolsüz bir şekilde kullanıyor olacak. Kontrolsüz açığa çıkan bu tetikleyici enerji uyarı vermeksizin daha büyük felaketlere yol açabilir. Şimdilik kişisel hastalıklarla baş gösterecektir. Sonra ise kitlelere ulaşacak. Ve inanın bu sandığınız kadar uzun bir zamanda olmayacak.


Yazıyı okuyan ışık dostlarına öncelikle şifa olsun diyoruz. Mart ortasından beri sözü edilen Epifiz ve Hipofiz bezi uyumlamasına tabi olanlar soluğu hastanelerde aldı. Tansiyonda ani düşmeler ve ani yükselmeler yaşadılar. Daha önce de bildirildiği gibi 2012 de bu uyumlamalar gerçekleşecekti.
Herkes nasıl olacağını soruyordu. Fiziksel olarak sıkıntılı bir işlem olduğunu belirtmiştik. Endişenizi anlıyoruz. Sizden ricamız lütfen kendinizi endişeyle doldurmayınız. Uyumlamalar başladıktan sonra dayanma gücünüze göre en fazla 21 gün sürecek bir süreç bu. Bu süreçte uzun uzun dinlenmenizi öneririz.

Biliyorsunuz ki dünyadaki insanlık hiç böyle bir değişim yaşamadı. Atalarınızın uğradığı değişim türü sizin deneyiminizle asla bağdaştırılamaz. Ve unutmayın BUNU SİZ SEVEREK KABUL ETTİNİZ.

Peki ne olacak bu uyumlamalardan sonra?

Yaratım gücünüzü kullanmayı keşfedeceksiniz. Bilinçli olarak diğerlerine bağlanacak ve Bir’likte hareket etmeyi deneyimleyeceksiniz.

Bu iki bezin sırrını daha önce sizlere aktarmıştık. Ruh-beden, yaratıcı, paralel özgürlük ve madde boyutundan rahatça çıkıp yeni bilgileri dilediğiniz gibi kullanabileceksiniz.

Kendinizi gerçekleştireceksiniz.

Akaşik kayıtlarınızda zaten var olan bu bilgi kütüphanesinin anahtarı, uyumlama sürecinden sonra artık elinizde olacak. Bu anahtarla dilediğiniz sıklıkta ve özgürlükte kütüphaneyi ziyaret edebileceksiniz.

Astral bedeninizin fiziksel bedeninizle barışık halde yaşayabilmesi ve yenidünyada ihtiyaçlarınızı karşılayabilmeniz için şimdilik bu sıkıntıya göğüs germelisiniz.

Dünya dışı varlıklarız bizler. Türümüz de dengelerimiz de sizinkilerden farklıdır. Bizimle eşit seviyede çalışabilmeniz için bu yeni halinize alışmanız çok önemli. Bu harika bir deneyim.

I DON'T DRINK. HERE IS WHY.

These are the opinions of someone who did not choose alcohol. Addiction is hidden somewhere inside the software code of our generation. I do...